Hallac-ı Mansur’a sordular: “Marifet nedir?”

Cevaben: “Maddenin mânâ içinde eriyip yok olmasıdır” dedi.

Her maddenin bir mânâsı var. Yani taşıdığı bir anlam, bir bilgi var. Gözünün alabildiği uçsuz bucaksın gökler, mikroskopla ancak görebildiğin zerreler ve bunların arasında yer alan her maddede bir bilgi yüklü.

Batı bu bilginin zâhir -bir diğer deyişle pozitif- ilmini gün be gün keşfetmeye devam ediyor. Lakin mânâdan yoksun Batı, işin bâtınına, yani içyüz kısmına hiç bir zaman nüfuz edemeyecek. Çünkü bu yalnızca nurâni bir aydınlanma ile mümkün olur.

Bu kadim bilgiye kendi kişisel aydınlanmasını yaşamış bilge kişiler bireysel olarak her ne kadar sahipse de, toplum olarak bu aydınlanmayı yaşayabildiğimiz ve tabiri caizse bir sonraki level’a atlayabildiğimiz vakit, evrensel maddenin -tasavvufi terimle- âlemin hakikatine vakıf olabileceğiz.

Hakiki bilgiye sahip olduğun ölçüde marifetin artar. Bu marifete salt akıl ya da salt felsefe ile değil, -kur’ani tabirle- düşünen/akleden kalp ile ulaşılır. Düşünen kalbe sahip olmak için kalbin masivadan, dünya sevgisinden, dünyaya ait endişe ve kaygılardan kurtulması gerekir.

Her türlü masivadan temizlenmiş kalp, bir ayna gibi parlar ve göz ile görünen maddenin hakiki bilgisinin ilahi nur ve feyizlerle kendisinde belirmesini sağlar. Sanıyorum ki Hallac-ı Mansur’un kastettiği maddenin manada erimesi olayı nazari (teorik) açıdan bu anlamlara tekâbul ediyor olsa gerek..

En doğrusunu Allah bilir.

mirac
15kasım’15
istanbul

0 176